23 Mayıs 2013 Perşembe

"You can never know what your words might turn out to mean for yourself or for someone else; or what the world they make will be like. Anything could happen. The problem with silence is that we know exactly what it will be like." 

Hanif Kureishi 

12 Aralık 2008 Cuma

Ciddiyet

Bugün şunu farkettim: Saçmaladıklarının farkında olarak ya da olmayarak, ciddiyetlerini ve inançlarını bozmadan işlerine devam eden insanlara saygı duyduğumu.
Örneğin, pek çok yaptığı ürün felaket ötesi olan Derya Baykal; bu ne inançtır, bu kendini işine nasıl bir adamadır, bu nasıl bir gereksiz yaratıcılıktır; ama onun hiç umrunda değil! Aklına estiği gibi yapıyor ve daha önemlisi uydurduğu şeylere sahip çıkıyor. Zaman zaman internet sitesinde görüyorum gerçi çok mantıklı, kullanışlı ve pratik şeyler de üretiyor ama "evinize misafirliğe gelenlere ikram edeceğiniz can eriklerin her birine birer 'erikdanlık' örelim hadi" tipli ürünlerin gerekliliğini anlayabilmem için şifre çözücüye (decoder) ihtiyacım var! Gerçi birkaç kez izlesem bu tip "-danlık" üretimlerini, muhtemelen işini onca ciddiyetle ve inançla yapmasından etkilenerek, kendimi bu "-danlık"ların gerekliliğine inanmış ve eksikliğini duyarken bulabilirim, o derece yani!
Bir örnek daha geldi aklıma, Fatih Ürek'in yılan dansı. Evet, evet o tuhaf dans; bilekten kıvrılmış kolunu ve el parmaklarını titreterek yılana benzetmeye, yılanın başıymış gibi sallamaya çalışması, diğer yandan da gerdan kırması ve göz süzmesi. Kesinlikle bana hitap etmeyen dansı, ki dans demek bile ne derece doğru tartışılır, öyle ciddiye alıyor ki, gerçekten takdir ediyorum saçma da olsa kendisini bunca inandırmış olmasını.
Bir başka örnek, Nil Karaibrahimgil'in özellikle reklam müzikleri. Aslında şahsiyetini, felsefesini ve pek çok şarkısını-şarkı sözlerini beğenirim kendisinin ama reklam müzikleri konusunda pek de iyi olduğunu düşünmüyorum ancak o inatla, kararla ve aynı saçmalama mantığıyla işine devam ediyor mu ediyor ve benim aklıma bir şekilde kazınıyor mu kazınıyor; sonra kendimi bütün gün "ruhum hep desen desen" diye mırıldanırken buluyorum.
İşte başarı budur! Pek çok insan yaptığı işin aslında ne kadar ciddi, lüzumlu, önemli, kıymetli ve toplumu etkileyebilir olduğunun farkında olmasına rağmen, hiç değer vermeden, önemsemeden, sürekli erteleyerek ya da yapmamak için türlü mazeretler öne sürerek yapıyor işini ya da kısacası işini yapmıyor. Oysa ne Derya Baykal'ın koli bandı kullanarak yaptığı (ve bence mumun ısısıyla yangın felaketine neden olabilecek) "mumdanlık" dediği şeye ihtiyacımız var, ne de Nil'in tekerlemeden hallice reklam müziği sözlerine. Fakat onlardaki bu işini en üst düzeyde ciddiye alma halinin kırıntıları bile diğerlerinde olsaydı fena olmazdı!

çift sarılı yumurta

Çocukluğumdan beri "çift sarılı yumurta"nın "tek sarılı yumurta" üzerindeki prestijli statüsünü işittim durdum. Bizim aile dışında pek dikkatimi çekmeyen bir kullanımdı bu "çift sarılı yumurta"; iyi eğitim almış, toplumda iyi bir konuma yükselmiş tanıdıklar için "maşallah, çok iyi okudu, iyi bir işi var, çift sarılı yumurta yer artık" derdi aile büyüklerim. İçinden hep tek sarısı çıkmasına alışkın olduğumuz yumurtanın zaman zaman iki sarısı olabileceği bana çocukluğumda adeta bir mucize gibi gelirdi; bir nevi çarşıdan aldım bir tane, eve geldim iki tane bilmecesini çağrıştıran bir durumdu içinden iki sarı çıkması ve bu yumurtaya, akı daha az olduğundan ve ben yumurtanın sarısını akından daha lezzetli bulduğumdan, bayılırdım. Babaannemin bazen çift sarılı yumurta pişirmiş olmasını da dedemin veteriner olmasına ve rahmetlinin müdahalesi sonucunda böyle yumurtalar yarattığına bağlardım kendimce (aaaaa! genetik bilimi o yıllarda bu kadar gelişmemişti ve böyle orjinaliyle oynamalar, mutasyonlar filan yoktu ama şimdi anlıyorum ki benim içimde bir genetik bilimcisi varmış, harcamışım kendimi İngilizce'yle, edebiyatla ya da belki de ve muhtemelen bilimkurgu edebiyatı okumaktan böylesi olasılıklar kazınmış beynime). Sonra akademisyen olmaya karar verdiğimi aileme açıkladığımda, babam "tebrik ediyorum, sen de çift sarılı yumurta yiyeceksin yani" demişti. Zaman zaman "ayıya dayı demek" mi olduğunu da düşünmedim değil bu "çift sarılı yumurta yeme" hikayesinin ama işinin toplumu iyileştirmek olan bireylerin, çift sarılı yumurtayla ödüllendirilmelerinin bir sakıncası olmasa gerek. Küçük bir parça daha yumurta sarısına yüklenen anlam elbette azımsanmayacak kadar büyük. Ve benim bilmediğim bir anlamı daha varmış o ikinci sarının. Dünkü Hürriyet gazetesinin sanal baskısını okurken gözüme bir yazı takıldı; Figen Batur imzalı. Meğer çift sarılı yumurtayı yumurtlayan tavuk çok fazla stres altında olduğu için yumurtası adeta hatalı üretimmiş. Batur'un cümleleriyle: "Meğer strese giren tavuk çift sarılı yumurta verirmiş. Huysuzlanan hayvanın döl yoluna bir yerine iki yumurta düşer ve genellikle normalden iri bu yumurtaları yumurtlamaya çalışan tavukcağız da zorlanmadan ötürü telef olup gidermiş. Tavukçuluk dünyasında buna, arkası çıkmak deniyor. Anladınız sanırım."Şimdi düşünüyorum da akademisyen olabilmek için gecemizi gündüzümüze katıyoruz; kadro beklentileri, tezler, tez izleme komisyon toplantıları, projeler, makaleler, bildiriler, literatür taramaları, bölüm içi huzursuzluklar, hatta sinir bozuklukları, ... hemen hemen bütün akademisyenlerin en verimli olacakları yıllar bu dertlerle geçiyor. Yani aslında kimin arkası çıkıyor? Belki de çift sarılı yumurta üreten tavuktan bir farkı olmadığı için, çift sarılı yumurtaya layık görülüyor akademisyenler.